Basketfaul (Gençalp Kozan) : ''Banvit mutfağının şefi : Sasa Filipovski''
Basketfaul (Gençalp Kozan) : ''Banvit mutfağının şefi : Sasa Filipovski''

Türkiye’nin önde gelen basketbol sitelerinden basketfaul.com internet sitesinde Gençalp Kozan'ın Banvit Başantrenörü Sasa Filipovski ile röportajı şu şekilde :

Banvit sadece bir basketbol takımı olmayıp aynı zamanda oyuncuların yetiştirilip milli takımlara servis edildiği bir mutfak işlevi gördüğüne göre bu mutfağın şefinin, yani kulübün A Takımının başındaki ismin de şüphesiz antrenör unvanı dışında farklı apoletlerinin olmasını beklersiniz. İşte Saso Filipovski tam da bu noktada Türk basketboluna adımını atıyor ve zihniyeti Banvit yönetimi ile tamamen örtüşen 43 yaşındaki antrenör, Bandırma'da uzun süredir devam eden projede belki de en büyük başarıları kazanmış isim haline geliyor. Göreve gelişinden birkaç ay sonra turuncu-beyazlılara tarihinin ilk Türkiye Kupası'nı kazandıran Filipovski ile kariyerinin seyriyle başlayıp Banvit'in gençlerinden hareketle oyuncu yetiştirmeyle ilgili genel bir resme vardığımız, menajer-aile-oyuncu üçgenine dair fikirlerini yuvarlak cümlelerden kaçınarak öğrendiğimiz uzun soluklu ve uzun olduğu kadar öğretici bir basketbol sohbeti gerçekleştirdik. Keyifli okumalar...

Ljubljana Üniversitesinde antrenörlük eğitimi alıyorsunuz ve daha sonrasında okulda asistan olarak kaldığınız bir dönem de var. İşin teori kısmına bu kadar eğilmiş olmak şu anda size hangi avantajları getiriyor?

Okulda önce çalışırsınız, sonrasında ise bazı sınavlara girersiniz. Hayat ise tam tersi, önce bazı sınavlara tabii olup daha sonra bunlardan bazı dersler çıkarmanız gerekir. Kendinizi geliştirebilmeniz adına bunların ikisi de çok önemli, bu yüzden okuluma şükran borçluyum. Ayrıca okulum bana hayatı kavrayış biçimim ve sistemli öğrenme bakımından da çok şey kattı. Okulla birlikte edindiğiniz tecrübeler de çok önemli ama bence en mühimi 10 yaşına kadar ailenizde aldığınız eğitim. Orada edindiğiniz değerler, ailenizde görüp kendi yaşamınıza uyarladığınız öğretiler çok önemli.

Soruya gelirsek; basketbol sadece top sürüp şut attığınız bir spor değil, hayatın yansıması gibi. İçinde psikoloji de var, sosyoloji, fizyoloji de.

Hatta fizik ve matematiği de kapsıyor. Çok boyutlu ve her bir boyutun ayrı bir önemi var. Örneğin bizim işimizde nasıl iletişim kurduğunuz çok mühim ve bu noktada psikoloji ve sosyolojinin alanına giriyorsunuz. Üniversite size bu branşlar hakkında bilgi sahibi olmanız için de fırsat veriyor.

Genellikle Türkiye’deki antrenörler okulda bunun eğitimini almamış oluyor. Buradaki süreç sırasıyla oyunculuk, asistan koçluk ve başantrenörlük şeklinde. Bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

Bu işte tek bir yöntem yok. Okul tabii ki önemli ama hayatınıza oradan bir şey katmanız şartıyla… Pratiğe dökmediğiniz müddetçe teori bir anlam ifade etmez, bunun tam tersi yani bilgi olmadan bazı şeyleri uygulamaya geçirmek de pek mümkün değil. Oyuncuların sahada ne düşünüp hissettiğini anlamanız adına antrenörlük yaptığınız sporu daha önce yapmış olmanız çok kritik. Sonuç olarak okul size bilgiyi, tecrübeleriniz ise sahada ne olup bittiğiyle ilgili hissiyatı kazandırır. Türkiye’de rekabet etmekten çok büyük zevk aldığım koçlar var. Ergin Ataman, Orhun Ene, Selçuk Ernak ve Ufuk Sarıca bu isimlerden sadece bazıları. Kariyerimin ilk yıllarında da Aydın Örs ile karşılaşmıştım, benim için çok büyük bir memnuniyetti. Fakat bunun yanı sıra Türkiye’nin çok büyük bir ülke olduğunu da söylemem lazım, saydığım isimleri 2 milyon nüfuslu Slovenya’da söylemiş olsam bu çok olumlu bir durum olurdu. Arkadan gelen çok önemli koçlar da var tabii ama Türkiye 80 milyonluk bir ülke ve nüfusa oranladığımız zaman antrenör sayısı yetersiz. Bütün ülkelerden çok sayıda antrenör çıkması basketbolun dünyadaki gelişimine fayda sağlar.

Bir röportajınızda Union Olimpija’da yardımcılığını yaptığınız Zmago Sagadin ile kendisinin detaycı çalışma stili sebebiyle beyaz tahtanın önünde çok uzun saatler geçirdiğiniz okumuştum. Sizin oyun anlayışınıza baktığımda da detaylar öne çıkıyor fakat aynı zamanda oyunculara inisiyatif veren bir tarafınız da var. Bu biraz Socrates-Aristo ilişkisi gibi, Aristo da öğretmenine bağlıydı fakat onu eleştirmekten de hiç çekinmezdi?

Sagadin’in öğrencisiydim ve ona büyük bir saygı duyuyorum. Bana öğrettiği en önemli şey profesyonellik, disiplin ve her zaman hazır olmaktı, sahadaki kilit anlar için daima hazır olmam gerektiğini söylerdi. Hazırlıktan sonra yaptığınız hatanın sizi yaptığınız hatadan sonra tekrar hazırlanmaya ittiğini düşünüyordu ve bu onun temel felsefesiydi. Onunla çalışırken detaylara çok önem verirdik ve analizlerimizi yaparken en dibe kadar inmeye çalışırdık.

2010’da CSKA Moskova’da birlikte çalıştığım Dusko Vujosevic’ten de mühim olanın büyük resmi görebilmek olduğunu ve çok fazla detaya inildiğinde kendinizi kaybedebileceğinizi öğrendim. "Analiz, paralize olmanıza yol açabilir." derdi.

Bogdan Tanjevic (2011’de Tanjevic Virtus Roma’nın genel menajeriydi ve Filipovski’yi takımın başına getirmişti.) ise takımdaki bireylere önem atfederdi. Ondan aldığım mesaj şuydu: "Oyunculara karşı gösterdiğiniz özen bazen onlar açısından memnuniyetle karşılanmayabilir, hatta bazen sizi sevmeyebilirler ama günün sonunda sizin onlar için ne yapmaya çalıştığınızı mutlaka anlarlar. Yani oyuncularla yaşanan tartışmaların da bu işin bir parçası. Ayrıca iletişime o kadar çok önem veriyordu ki şu ana kadar bir sürü küs insanı barıştırıp adeta yıkılmış köprüleri tamir etmişti. Hatta boşanmak üzere olan insanları bile yeniden bir araya getirdiğini öğrendim.

Sonuç olarak oyuncularım başta olmak üzere birçok insandan farklı şeyler öğreniyorum fakat Sagadin’den başlayarak saydığım bu üç ismin hayatımdaki en önemli üç öğretmen olduğunu söyleyebilirim.

28 yaşında Olimpija’da başantrenör olup Euroleague’de Top 16’ya kalmayı başarıyorsunuz. O zamanlara dönüp baktığınızda bu karar bir çılgınlık mı yoksa "iyi ki’’ler arasında mı?

O dönem bütçemiz yalnızca 1 milyon dolardı ve bir şekilde Top 16’ya kalabilmiştik. Genç ve yetenekli oyuncularımızla tecrübeli isimlerin harmanlandığı bir kadroyduk, bunu sistemli çalışma anlayışımızla birleştirerek başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Bu vesileyle risk almaktan korkan genç koçlara bir şey söylemem gerekirse ben de o dönem korkuyordum fakat gençlerin başarısızlığı da öğrenmeleri gerekiyor. Başarısızlığı tecrübe etmek de başarının bir parçasıdır. Genç antrenörler böyle bir durumla karşılaştıklarında o işe girişmeli çünkü sonuç ne olursa olsun birçok kazanımları olacak.

Dimitris Itoudis ile geçtiğiniz yollar çok benzer. 13 yıl Zeljko Obradovic ile çalıştıktan sonra buraya geliyor, sizin de çok değerli isimlerle geçirdiğiniz seneler var ve şu an Banvit’tesiniz. Itoudis ise şu an CSKA’da, sizin kariyer planlamanızda neler var?

Benim de çalıştırdığım takımla öyle bir platformda mücadele edip Euroleague kupasını kaldırmak gibi hayallerim var tabii. Kısacası ben de ayakkabılarımı giyip o sahada olmak istiyorum.

Banvit’in 2015 yılında Eurocup’ta yarı final ve geçen sezon FIBA Şampiyonlar Ligi’nde final oynadığına şahit olduk. Euroleague’de yer alma hayalini Banvit ile de kurabiliyor musunuz?

Öncelikle burada olmaktan çok büyük mutluluk duyduğumu söylemek istiyorum. Sanırım Türkiye Ligi’nde 12’nci büyük bütçeye sahip takımız ve Banvit en büyük bütçeye sahip kulüp olmasa da etrafımızdaki insanlar bize en iyi biçimde hizmet etmek için uğraşıyor. Ödemeler gününde bile değil, 2 gün önceden yapılıyor. Böylece sadece basketbola odaklanabiliyoruz. Bunlar göreceli iyi sonuçlar almanız için yeterli fakat dürüst olmak gerekirse bu bütçelerle Euroleague’de var olmak çok zor. Buna ek olarak 7.500 kişilik salona ihtiyacınız var ve havaalanına 1 saatlik uzaklıkta olmalısınız. Pazarlama, halkla ilişkiler alanında birçok personele ihtiyacınız var. Kısacası şu anki şartlar altında bu mümkün gözükmüyor. Fakat her ülkenin kendine özgü bir piramidi var ve Banvit Türk basketbolunun piramidinde önemli bir yer teşkil ediyor çünkü hem üretiyor hem yarışıyor. Belki en iyi değiliz ama olanaklar içinde en iyisini başarabiliriz. Şu anda da bunu yaptığımızı düşünüyorum.

CSKA Moskova Vujosevic’i ve beraberinde sizi getirdiğinde daha düşük bütçeyle farklı şeyler denemek istiyordu fakat kötü sonuçlar alınınca kulübün tavrı farklı oldu sanırım. Bu kez yüksek bütçeyle bir şeyleri başarmanız istense şansınızı dener misiniz?

CSKA’da çalıştığım sezon tam da jenerasyonun değişeceği yıla tekabül ediyordu, bu sebeple gençlere daha fazla şans verecektik. Hatta biz ayrıldıktan sonra kariyerini sonlandıran isimler de oldu ama bir yandan da o sezon Alexey Shved ve Andrey Vorontsevich’i ortaya çıkardık. CSKA Moskova büyük bir kurum ve beklentileri çok yüksek. Böyle kulüplerde üretirken aynı zamanda istenen başarıları almak pek mümkün olmuyor, beklentiyi karşılamak için koçların uzun seneler mesai harcaması lazım. Bakın Pablo Laso’ya, tecrübeli oyuncuları zaten vardı ve bu isimlerin arasından birkaç sene içinde Avrupa’nın en önemli yıldızlarından biri olan Luka Doncic’i çıkarmayı başardı. İstikrar bu noktada çok önemli, Euroleague’de ilk 8’de olan takımların antrenör istikrarını gördüğünüzde bunun ne kadar gerekli olduğunu anlıyorsunuz zaten. Sadece antrenör konusunda değil, oyuncu bazında da bu tip kulüpler istikrarı yakalayabiliyor. Real Madrid, CSKA, Fenerbahçe şu anda bu durumu en iyi örnekleyen kulüpler.

Soruya tekrar dönecek olursak benim için kesinlikle farklı bir mücadele olur ve buna girişmeyi çok isterim. Tabii şu da var, para büyük olunca dertlerin de büyüyor ama basketbol her koşulda basketboldur. İyi oyuncular ve doğru sistemle başarı gelir. Tabiri caizse güzel bir helva yapabilmeniz için un, yağ, şeker gibi malzemelerinizin tam olması lazım.

Doncic’ten bahsetmişken aklıma geldi, ortaya koyduğu oyun yaşının çok üzerinde ve siz sanırım onu çok küçük yaşlarından beri tanıyorsunuz. O zamanlar da bu kadar olgun hâl ve hareketleri var mıydı?

Açıkçası onu çok iyi tanımıyorum. Babasıyla birlikte oynamıştık ve babasının da onun kadar yetenekli olduğunu söyleyebilirim, çok büyük bir potansiyeli vardı fakat bunu kullanmadı. Annesini de tanıyorum, kız kardeşimle aynı ponpon kız grubunda birlikte dans ediyorlardı. Luka da Olimpija’nın küçük takımlarında oynarken inanılmaz yeteneklerini gösteriyordu. Real Madrid’e gidişi de o ve ailesi için çok iyi oldu çünkü orada okuluna devam ederken kulüpte sistemli ve planlı bir şekilde gelişimini sürdürdü. Bunun dışında orada akıl danışabildiği uzmanlar da vardı. Slovenya’dan böyle bir oyuncu çıktığı için mutluyum.

Takıma dönecek olursak sezon başında oyun kurucu pozisyonunda Jake Odom vardı ve mağlubiyetlerin ardından gönderildi. Geçen sene Jordan Theodore’un kriz çözme becerisi ve liderlik vasfını Odom’dan mı bekliyordunuz? Gitmesinin sebebi de bu beklentiyi karşılayamaması ya da bunu yaparken fazla bencil oynaması mıydı? 

Bu, bütçeniz daha yüksek olduğunda karşılaşmadığınız bir durum. Bu sezon oyuncuları seçerken diğer kulüpler ile rekabet etmekte zorlandık çünkü geçen seneye göre bütçemizi düşürmüştük. Mesela bir önceki yıl Theodore’u FIBA Europe Cup şampiyonu olarak gelmesine rağmen aldık fakat bu yaz Avrupa’da iyice daralan pazarın da etkisiyle tam olarak isteklerimizi karşılayacak bir oyuncu bulamadık. Bununla birlikte Jordan geçen sene 35 dk süre alıyordu ve sakatlandığında ne yapacağımızı bilemediğimiz için bu sene yönetimle bir karar alıp 2 point guard ile yola çıkmak istedik. Böylece Tony Taylor ve Jake Odom ile sözleşme imzalayıp bu oyunculardan birine bir şey olduğunda diğerinin takıma liderlik etmesi ön gördük çünkü aynı zamanda Türkiye’deki en tecrübesiz yerli oyunculara sahip olan takım da biziz. Banvit için Muhammed Baygül, Metin Türen gibi nispeten daha tecrübeli yerlilerle sözleşme imzalamak kolay değil. Ayrıca bundan sonraki süreçte altyapıdan sürekli gelen oyuncular sayesinde belki de böyle bir ihtiyaç olmayacak.

Sezona başladığımızda da bazı zorluklar yaşadık, iki 5 numaramız Vidmar ve Kulig milli takımdan dolayı yoktu. Bu yüzden çalışmalarımızı pivotsuz gerçekleştirdik ve ritm kaybettik, bu süreçte gençlerimiz bize yardımcı oldu. Aynı zamanda iki Fenerbahçe maçı ve Venezia deplasmanı gibi sert maçlar arka arkaya geldi. Bunlara bir de içerideki Eskişehir mağlubiyeti de eklenince üst üte 4 maç kaybetmenin etkisiyle takım özgüvenini kaybetti. Böyle durumlarda kulüplerde bazı değişikler olur ve bizde bu karar Odom’ın gitmesi yönünde oldu. Sonrasında getireceğimiz ismin Türkiye’de daha önce oynamış biri olmasına özen gösterdik ve Andy Rautins’i kadromuza kattık. Odom’a saygı duyuyorum, iyi bir oyuncu. Birinin işini kaybetmesi onun başarısız olduğunu göstermez. Sadece daha önce yüksek seviyelerde oynamamıştı ve şu anda görüyoruz ki yaptığımız bu değişiklik lehimize olmuş.

Sizin de bahsettiğiniz üzere ilk etapta alınan 4 galibiyet 6 mağlubiyetlik bir dönem var, bu periyotta umutsuzluğa kapıldığınız oldu mu?

Aslında tecrübenizle panik olma halinizi törpüleyebiliyorsunuz. Bunun dışında kendime ve birlikte çalıştığım herkese inanıyordum, çalışmalarımızın eninde sonunda meyvesini vereceğine emindim. Bu süreçte kattıkları enerjiden dolayı gençlerimizden de ayrıca bahsetmem gerekiyor.

Gençlerin arasından ilk önce Rıdvan Öncel’i rotasyona dahil ettiniz. İlk zamanlar Banvit’in savunmada belli bir direnç ortaya koyduğunu görüyorduk ama hücumda dönem dönem tıkanabiliyordu. Genelde bu tip durumlarda hızlı hücumlar lavabo açıcı etkisi görür. Rıdvan’ın rotasyona girişinde ilk amaç daha akıcı ve kolay hücum edebilmek miydi?

Sezon başında önünüzde çalışmanız gereken uzun bir periyot var ve dolayısıyla başarı çabucak gelmeyebiliyor. Yatırım yapıp sabırlı olmak zorundasınız çünkü bu bir öğrenme süreci ve oyuncuların çoğu yeniyken birbirinize alışma süreci de geçirmeniz lazım. Ben de ilk etapta oyuncularıma rollerini dağıttım ve bunu yaparken de güçlü yönlerini baz aldım, durum bundan ibaret.

Normalde gençler sahada "enerji verici" olarak kullanılır fakat siz diğer koçlardan farlı bir şey yapıyorsunuz. Rıdvan, Şehmus ve Erkin hücumda da önemli roller alıyor?

Size onlarla çalışmaya başladığım ilk anı bile anlatabilirim, nasıl geliştikleri film şeridi gibi gözümün önüne geliyor. Erkin de Rıdvan da Şehmus da gelişiyor ve bunu sıkı çalışmaları ve olumlu davranış şekillerine borçlular, bu yüzden en büyük krediyi onlara veriyorum. Ben onlara sadece yardım eli uzatabilirdim, o eli tutup tutmamak onlara kalmıştı. Onlar da bu fırsatı değerlendirdiği için çok mutluyum.

Ayrı ayrı üçünün de karakteristik ve teknik özelliklerini sorsam neler söyleyebilirsiniz?

Üçü de çok hırslı ve üçü de her insan vücudunun farklı olması dolayısıyla eşsiz. Takımımda oldukları için çok mutluyum. Rıdvan özellikle içeri penetre ederken ve açık sahada çok hızlı, bunlara ek olarak ona point guard özelliklerini öğretmeye çalışıyoruz. Karakteristik olarak da olumlu bir inatçılığı var. Tecrübesiyle birlikte saha görüşünü de geliştirebilir tabii ama bu noktada önemli olan alçak gönüllü olmaya devam edip çalışmalarını sürdürmesi. Bazen her genç oyuncu gibi o da acele edebiliyor. Basketbol sahada sadece kararlar aldığınız bir spor değil, aynı zamanda bazen bu kararları almak için beklemeniz de gereken bir platform. Bu karar anlarında üçünün de acele ettiği anlar oluyor.

Şehmus çok mücadeleci ve savaşmaktan çekinmeyen bir çocuk, belki geldiği yörenin etkisiyle bir o kadar da cesur. Bununla birlikte çok çalışkan ve ‘’winner’’ özelliği olan bir oyuncu. Yani aslında kendimize koyduğumuz sınırlar kafamızda. Şehmus da Rıdvan da kaybetmekten korkmuyor, bu yüzden ileri gidebiliyorlar.

Erkin ise diğer ikisine kıyasla biraz daha ürkek ama içlerinde en iyi saha görüşüne sahip olan da o, buna ek olarak iyi bir şutör. Oyun kurucu özelliklerini geliştirecek potansiyel de var, verdiği paslarla diğer oyuncuların da daha iyi olması için uğraşıyor. Sadece daha cesur olmalı, sorumluluk alabilmeli. Bunun dışında hem sahada hem dışarıda çok kibar bir çocuk. Hatta bazen fazla kibar (gülüyor). Sonuç olarak gelecek vaat eden bir isim ve bu sene point guard olabileceğini de herkese gösterdi.

İlk yarıdaki Sakarya maçını hatırlatmak istiyorum koç. Maçın ilk 20 dakikasında takımı gençler taşımıştı fakat ikinci yarıda kullanmamayı tercih ettiniz ve karşılaşma mağlubiyetle sonuçlandı. O gün onları daha fazla oynatmadığınız için pişmanlık duydunuz mu?

O gün ilk 5’imiz oyuna iyi başlamamıştı ve sonrasında gençlerimizi dahil ettim, onların olduğu bölümde de 12 sayılık bir fark geldi. İkinci yarıda ilk 5’imizi yine kullandım çünkü nasıl bir performans göstereceklerini bilemezdim, belki ikinci yarıda durum daha farklı olacaktı. Biliyorsunuz ki genellikle böyle sert dakikalarda daha tecrübelilerle oynarsınız, ben de böyle yapmıştım. Ama yine de geçmişe dönüp baktığımda ikinci yarıda gençleri niye kullanmadım diye düşünüyorum. Demek ki o zaman onları oynatmak için yeterince cesur değilmişim.

Açık yüreklilikle cevapladığınız için çok teşekkürler, dürüst olmak gerekirse bunu sormaya korkmuştum?

Neden ki? Koçlar olarak biz de insanız ve hata yapabiliriz (gülüyor).

Oyuncu yetiştirme ile ilgili ‘’elma ağacı’’ metaforunu kullanıyorsunuz. Onu sulayın, onun için emek harcayın ki ağacınız büyüsün diyorsunuz. Bu bağlamda Slovenya ve Türkiye’yi karşılaştırabilir misiniz, Slovenya bizden daha büyük bir elma ağacı olduğu için mi bize göre daha fazla oyuncu yetiştiriyor?

Türkiye’de çoğu kulüp sadece sonuçları önemsiyor ve sabır göstermiyor. Antrenörlerin, oyuncuların hatalarına sabır göstersinler ki onlar da bu hatalardan dersler çıkararak gelişebilsin ancak Türkiye’de başarısızlığa tahammül yok. İkinci faktör ise Slovenya’nın nüfusuna oranla Türkiye’den daha fazla sayıda genç oyuncularla çalışan antrenör barındırması. Türk gençlerini incelediğimde de çok fizikli ve uzun olduklarını söyleyebilirim fakat Türkiye’de bu gençleri yetiştirdiğinde saygı gören, ücret bakımdan tatmin olabilecek koç sayısı çok sınırlı.

Bir diğer problem de çocukları üzerinde baskı kuran aileler. Bu durumdaki çocuklar ailelerinin hayallerini gerçekleştirmek ve bir anca önce büyümek istiyor, yüksek ücretli kontratlara imza atıp hemen büyük paralar kazanmanın peşine düşüyorlar. Bir de menajer meselesi var tabii… Biz koçları olarak çocuklarla günde iki kez bir araya geliyoruz ama 18 yaşına bastıklarında bir sözleşme yapmaları gerekiyor ve menajerler de bunun karşılığında o kontratlardan belirli yüzdeler alıyor. Bu sebeple menajerler de oyuncular daha yüksek paralar alsın diye ailelerine ve oyunculara baskı yapıyor, böylece oyuncular gerektiği kadar gelişmeden böyle büyük vaatlerle karşılaşmış oluyor. Yani deyim yerindeyse menajerler de veliler de geniş ağızlarına büyük porsiyonlu yiyecekleri sığdırmak için uğraşır durumda.

Goran Dragic piyasa girmeden önce kendine gelişmek için vakit verdi, aynı şekilde Ricky Rubio da 16-17 yaşında Barcelona forması giyiyordu fakat orada kontrol altındaydı ve medyaya konuşmasına dahi izin verilmiyordu. Yani nasıl davranması ve oynaması gerektiğini zamanla öğrendi ve nihayetinde iyi bir basketbolcu olarak piyasaya girmiş oldu.

Önceki röportajlarınızdan birinde "Oyuncularımın sürü halinde değil de bağımsız bireyler olarak hareket etmesini istiyorum." diyorsunuz. Bu söyleminizi menajer, ailelerin etkisinden kalan oyunculara da uyarlayabiliriz sanırım?

Gelişmenin en önemli koşulu bazı şeylerin farkına varıp sorumluluk almak. Gençlerin öncelikle aynaya bakıp hatalarını görmesi gerekiyor, bu bizi hayatta da yetişkin yapan bir değer. Sorumluluk kısmına gelirsek de çoğu oyuncu başarısızlığı üstüne almaktansa bahaneyi başkalarında arayıp koç beni sevmiyor diye düşünüyor. Mesela bu sorunla menajerler karşılaşmaz çünkü oyuncuların üzerinden para kazanmaları için oyuncuları hoş tutmaları gerekiyor. Bazen veliler de süre vermediğimizde bunu çocuklarından hoşlanmadığımız için yaptığını düşünüyor. Fakat bu düşünce çoğu kez yanlış çıkar. Süreyi oyuncular kendisi alacak, ben onlara bu konuda sadece yardımcı olabilirim.

Bu arada elbette tüm aileler için bunu söylemiyorum, doğru tavrı sergileyenler de var. Bu söylediğim menajerler için de geçerli, tüm menajerler kötü olacak diye bir şey yok. Çocukların gelişimi adına onlarla ilgilenip nasıl yaşıyorlar, nasıl besleniyorlar, düzenli çalışıyorlar mı diye özellikle ilgilenenler olduğunu da biliyorum. Ama bunun yanında onları yılda bir defa görüp sadece telefonla konuşanlar da var. Böyleleri de oyuncusu başarılı olamadı diye koçu suçlar.

Soruya dönersek evet onlara nasıl bağımsız karar alabileceklerini öğretiyorum, hem benden hem de menajer ve ailelerinden.

Aslında bu konuda yalnız değilsiniz, futbolda da Altınordu Kulübü siz ve Banvit ile benzer kafa yapısına sahip. Oyunculara taraftar baskısıyla nasıl baş edecekleri, medya karşısında nasıl konuşacakları üzerine seminerler veriyorlar?

Gerçekten bravo! Günümüzde herkes altın madalyanın peşinde ve insanlar buna ulaşmak için her yolun mübah olduğunu düşünüyor. Ona ulaşamadıklarında da bu sefer altınla fotoğraf çekinmenin peşine düşüyorlar. Bu noktada önemli olan o altına nasıl ulaştığın; bu, gençlere yatırım yapmak şeklinde de olabilir. Bu noktada asıl önemli olan da çalıştığınız eğitmenler ve antrenörler oluyor. Bu tip organizasyonları sonuna kadar destekliyorum. Hatta ben olsam Türkiye Ligi’nde 24 yaş altı ortalama ile oynayan takımlara yarım milyon dolar teşvik verirdim ve öyle takımlara ligden düşmeyecekleri bir statü verirdim. Böylece takımların sadece kazanca değil, üretime de odaklanmalarını sağlamış olurdunuz ve isteyen takımlar da yüksek düzeyde rekabet etmeye devam ederdi.

Şu anda kimse gençlerle uğraşmak istemiyor çünkü en zor iş bu. Onların yetişkin haline getirebilmek için bir sürü tartışmaya ve başınızın sık sık ağrımasına hazır olmalısınız. Bunu yapan insanların yokluğunu gerçekten hissediyorum. Bu eksiklik, sadece Türkiye’ye özgü değil Slovenya’da ya da diğer ülkelerde de durum böyle. Örneğin 5 çocuğu olan birini düşünün, içlerinden sadece 1 tanesinin sağlam bir diploması varsa ve iyi para kazanıyorsa o veli diğer 4 çocuğu hakkında konuşmaz ya da onlarla gurur duymaz.

Furkan Korkmaz tüm bu konuştuğumuz şeylerin tersi yönünde bir şey yaptı ve geçen sezon buraya geldi, Furkan'a dair yorumlarınız neler olur?

Furkan'a büyük saygı duyuyorum çünkü müthiş bir karakter ve aynı zamanda tam bir profesyonel. Onun için çok mutluyum ve burada oynamış olması bizim için gurur kaynağı. Furkan aslında gençler için çok önemli ama basit bir şeyi temsil ediyor: adım adım gitmek. Efes’te oynayamıyordu ve süre almak adına buraya geldi. Hem yaptığı çalışmalar hem de maçta aldığı süreler onun gelişmesine katkıda bulundu. Tamam Efes bir Euroleague kulübüydü, biz ise Şampiyonlar Ligi’ndeydik ama bazen bir adım geri gitmek ileri doğru çok büyük bir adım atmanın anahtarıdır, Furkan’ın yaptığı da tam olarak buydu.

Yüzdelerinde çok büyük değişimler olmasa da Kaptan Vidmar bu sezon sanki daha farklı bir teknikle faul atıyor. Önceden sık sık air ball attığını görürdük, bu sene onlar da azalmış gibi. Bununla ilgili ekstra bir çalışma mı yaptınız?

Bu konuda Slovenya’da bir psikologla çalışıyormuş. Zaten ben de teknik bir sıkıntısı olduğunu düşünmüyorum, konsantrasyon ve kendine inanmasıyla ilgili. Bazı günler kaçırıyor, bazen de arka arkaya isabetli atışlar bulabiliyor.

4 yardımcınızdan 1'i Türk, bunun bir sebebi var mı?

Yardımcılarımdan Boban Mitev ile uzun süredir birlikte çalışıyoruz. Onun dışında geçen sene 2 yerli asistan koçumuz vardı ve onlarla da güzel bir uyum içinde çalıştım. Rüçhan Tamsöz’ün ve Ertan Bedir’in ayrılışı kendi kararlarıydı. Ayrıca bu sene staffımda olanları da geçen sene burada olan isimler arasından seçtim. Milos Obrenovic buranın genç takımında çalışıyordu, önce ona teklif ettik; sonrasında da Bandırma’da önemli bir figür olan Miroslav Radosevic'e. Onların dışında Radoman Scekic kondisyoner olarak kadromuzda ve kendisi harika bir profesyonel, aynı zamanda daha önce Fenerbahçe’de 5 sene çalışmışlığı var. Bogdan Tanjevic ile birlikte Karadağ milli takımında da çalıştı.

Koç son olarak daha kişisel bir soru sormak istiyorum. Kendinizi spiritüel olarak nitelendiriyorsunuz, benim spiritüellikten anladığım sevginin ve iyi niyetin yaptığınız işe yansıması. Bu anlayışınız soyunma odasına ya da benche nasıl yansıyor?

Psikolojiyi ve spiritüaliteyi gerçekten çok seviyorum ve bu konularda bir şeyler okumak ruhsal açıdan sağlıklı olmamda bana yardımcı oluyor. Böylece diğer insanları da kendimi de mutlu etmeyi başarabiliyorum. Bu dünyada mutluluktan daha önemli bir şey yok, cinsel ilişkiyi satın almanız mümkün ama sevgiyi değil; aynı şekilde bir ev de alabilirsiniz ama aldığınız ev yuvanız olmayabilir. İşte parayla alamayacağınız şeyler benim felsefemin temelini oluşturuyor. Hayatta birçok hata yapıyorum. Sürekli öğrenmeye ve öğretmeye çalışıyorum, yani hayatta hem öğrenci hem öğretmenim. Spiritüellikte özgür olman ve içinde neler olup bittiğini, yani duygu ve düşüncelerinin sana ne anlattığını kavrayabilmen gerekir. Her insan başka yerlerde doğup büyüyor olsa da herkes kendi gerçeğini aldığı kararlar ve kendi duygu ve düşünce sistemi aracılığıyla yaratabilir.